Kur’ân’a göre; her şey gibi insanoğlu da çift yaratılmıştır. Bu Allah’ın bir âyeti; mutlak kudretinin kanıt ve delilidir. Kadın ve erkek diye iki farklı realite olduğuna göre, ‘Uydum modaya!’ diyerek kadın–erkek eşitliğinden söz edemeyiz.

Çünkü temel beşerî özellikleri bir yana, birinde olan birtakım özellikler diğerinde bulunmamaktadır; erkeğin kadına, kadının erkeğe üstün yönleri vardır. Her ikisi de aynı cinsten olan erkek ve kadın, farklı yapıları ile insan gerçeğini tamamlar. İlahi irade ‘insan’ın bu ‘iki’ eşin ‘bir’leşmesi ile meydana gelmesi yönünde tecelli etmiştir.

 Erkek erkekliğini, kadın da kadınlığını bildiği, yani, hiç kimse ötekinin elindekine göz dikmediği; herkes kendi rolünü oynadığı zaman hayat daha mutlu, eşler daha huzurlu olacaktır. Bununla birlikte, kas gücü erkekte olduğundan, feragat da ona düşmektedir. Ne yazık ki, erkekler bu fedakârlığı pek gösteremedikleri için, şartlar hemen daima kadının aleyhine olmuştur; kadın tarih boyunca biyolojik farklılığı, güçsüzlüğü, aybaşı hâli vb. yüzünden hor-hakir görülmüş, ezilmiştir. Dinî, siyasî, iktisadî, hemen her türlü ‘erk’i tekelinde tutan erkekler; letāfeti, cazibe ve güzelliği sebebiyle, kadın üzerinde gereğinden fazla durmuş, gâh onu kendisinden korumak gâh kendisini onun ‘fitne’sinden korumak gerekçesiyle toplumdan dışlamıştır. [Tabiî, güç erkeğin değil de kadının elinde olsaydı, acaba erkeğe onun kendisine verdiği kadarını bile verir miydi, düşünmeye değer!..]

 İDEAL KADIN - İDEAL ERKEK

“Evlenilmeye ehil (sālih) bir eş kimdir?” sorusu, şüphesiz, öncelikle kadın–erkek ayrımı gütmeksizin müminin temel özellikleri bağlamında ele alınmalıdır. Allah’ın sevdiği, razı olduğu, Cennetine koyacağını va’dettiği müminler aynı zamanda iyi birer eştir… Ancak Kur’ân’da sorumuza daha özel cevaplar da bulabiliriz: Nisa Sûresi’nin (4) 34. âyetinde bu özelliklerin en temel iki tanesi verilmektedir. Buna göre, evlenilmeye elverişli kadın; namuslu ve itaatkâr kadındır. İkinci olarak; Kur’ân’daki Cennet temsillerinin ayrılmaz parçası olan hurilerin tavsif edildiği özellikler de ideal kadın portresi çerçevesinde düşünülmelidir. İlgili âyetlere göre, huri; bir kadında bulunması gereken maddî – manevî bütün güzelliklere sahip kızlardır; eline erkek eli değmemiş, -sadece- kendi eşine bakan, sevgi dolu, namuslu, bâkire, son derece güzel, yaşıt arkadaşlar… Son olarak; Hz. Peygamber’i teselli etme sadedinde, eşleri Âişe ve Hafsa’ya hitaben; “Peygamber sizi boşasa, Rabbi ona siz ikinizin yerine kayıtsız-şartsız teslîmiyet gösteren, inanıp güvenen, gönülden bağlı, tevbekâr, ibadete düşkün, [gerek cihat gerekse hicret için] sefere çıkan dul-bâkire sizden çok daha iyi eşler verebilir.” (Tahrim 66/5) buyrulmuştur. Buna göre, ideal bir kadının temel altı özelliği; Allah’a teslîmiyet, iman, itaat, tevbe, ibadet ve meşakkatlere göğüs germedir (ki kanaatkârlık da bu kapsama girer).

Tabiî, Kur’ân’ın üslûbu bilinirse, bunların ideal erkeğin de özellikleri olduğu aşikârdır. Bir kadın için ideal eş; yüce Allah’a gönülden bağlı olup O’na teslimiyet gösteren, ibadete düşkün, günahında ısrar etmeyen (tevbekâr), namuslu bir mümindir. Nitekim felâha eren Cennetlik müminlerin özellikleri sayılırken, yine benzer sıfatlara yer verilmiştir (Bkz. Mü’minûn 23/1-11).

Bu özellikleri taşıyan kadın ve erkekler tarafından kurulan bir ailede şüphesiz aynı özelliklere sahip insanlar yetişecektir. Müstakbel eşini; sadece malına-mülküne, gücüne-kuvvetine, nüfûzuna, güzellik ve yakışıklılığına bakarak seçen bir kadın ya da erkek, hayatı kendine zindan ettiğini çok geçmeden anlayacaktır; öyle ya, dünyanın ne zengini biter ne de güzeli…

 AİLENİN TEMELİ

Aileyi kuranlar kadın ile erkekse, onları bir arada tutan –çimento- da nikâhtır. Yani, eşlerin birbirini ‘ben’imsemesi; sağlam bir şekilde ‘söz’leşmesi ve bunu üçüncü şahıslara duyurup meşrulaştırması, tescil ettirmesi…

Bilindiği gibi, Hıristiyanlar -biraz da İsa Mesih’e bakarak- insan tabiatına tamamen ters ruhbanlık diye bir şey çıkarmış; sonra da bunun hakkını verememişlerdi. Vermeleri de mümkün değildi. Fıtrat dini olan İslâmiyet ise, müminlerine nikâhı öngörmekle kalmadı, bunu Allah’ın bir âyeti olarak da nitelendirip kutsadı. Çünkü kadın ile erkek, insan ‘tek’ini oluşturan iki eştir; insan nesli bu ‘çift’leşme ile devam edecektir.

Nikâh sayesinde çiftler üç manevî rabıta ile birbirine bağlanmış olur; öyle ki, birbirine karı ile koca kadar ‘yakın’ bir başka iki kişi tasavvur edilemez. Yalnız nikâh, kadın ile erkeği tamamen birbirine bağlamaz. Bu yakınlık ne kadar yakın olursa olsun ilelebet devam etmeyebilir; Allah katında en sevimsiz helâl olsa da, boşanma da haktır.

Tabiî, boşama kelimesini devamlı dilinin ucunda tutmamak; “3’ten 9’a!” çocukça söylemleri ile bu ciddi işi oyuncak hâline getirmemek şartıyla… Aile kurumu, erkeğin ağzından öylesine çıkan ‘lâf’larla yıkılacak kadar basit bir yapı olmadığına göre, [Yoksa değil mi?!] işbu manevi rabıtaların, ancak iki şahit huzurunda gerçekleşen bilinçli bir boşanma ile koptuğu düşünülmelidir [Talâk 65/2 (وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ)].

 AİLEYİ AYAKTA TUTAN…

1. GÜVEN (EŞLERİN HER KONUDA BİRBİRİNE GÜVENMESİ)

Gerek iman gerekse makāsıd-ı Kur’ân açısından güvenin önemi açıktır. Güven bütün ikili ilişkilerde olduğundan daha fazla karı-koca ilişkilerinde önem arz eder. Eşlerin birbirine güvenmediği ya da güvenlerinin aşındığı bir aile ortamı zamanla zindana dönüşür. Bu güvensizliğin mutlaka giderilmesi gerekir. 

2. HUZUR

 2.1. Aile huzurunu sağlayan faktörler

 Cinsel tatmin

Kur’ân’da erkekle kadın ‘birbirinin zırhı’ olarak tanıtılır [Bakara 2/187 (هن لباس لكم وأنتم لباس لهن)]. İki taraftan en az birinin, tatmin ihtiyacı olduğu halde cinselliği yaşayamadığı bir ailede evliliğin en temel fonksiyonu icra edilmiyor demektir. Böyle bir ailenin hayatiyetini sürdürebilmesi pek mümkün değildir. Cinsel fonksiyon bozuklukları Fıkıh’ta teker teker sıralanıp taraflara gerekli çözümler sunulmuştur. -Her iki tarafın da cinsel hayatı bitmiş ve “Oğlum! Biz ananla kardeş olduk artık!” deme aşamasına gelinmişse, başka…-

Ayrıca, tarafların; ‘Artık nasıl olsa bir eş bulduk!’ diyerek kendilerini salıvermeleri doğru değildir. Eşler; tertip–düzen, koku ve temizliklerine dikkat etmeli; yemede–içmede israfa kaçmamalı, hareketsiz bir hayatı tercih etmemeli; kısacası, kendilerine bakmalı, cazibelerini kaybetmemeye çalışmalıdır. Çünkü belli yaşlara kadar aile mutluluğu farkına varılsa da varılmasa da buna dayanmaktadır.

 Ruhî tatmin

Cinsel tatmin elbette her şey demek değildir; ilgili âyetin devamında, eşler arasında sevgi (meveddet) ve merhamet peydah edildiği de vurgulanmıştır ki bu, kadın ile erkek arasındaki ilişkinin tamamen tatmine bağlanamayacağını gösterir. İnsanlar yaklaşık 80 yıl yaşayabilmektedir; tatmin geçiciyse de sevgi ve merhamet bâkidir.

 Denklik

Eşlerin kafa dengi olmaları (din-dil-kültür birliği), mal, mülk vs. imkânlar açısından da aşağı yukarı birbirlerine denk olmaları evliliğin devamında önemli bir etkendir. Eşler arasında birinin lehine büyük bir ‘varlık’ farkı söz konusu olduğunda sükûnet sağlanamayabilir; hele, bu fark kadının lehine ise, zavallı adamın hâli içler acısı olacaktır. “İç güveyisinden halliceyim!” deyimi, durumu gayet güzel özetlemektedir.

 2.2. Aile huzurunu bozan faktörler

 Yukarıdaki faktörlerin bulunmadığı ya da yetersiz olduğu ailelerde işlerin yolunda gitmeyeceğini belirtmiş olduk. Bunlara ek olarak…

 Erkeğin aile reisi olmayı gerektiren özelliklerden yoksun olması (شرك)

Aile (عائله) kelimesinde, “kendi kendine yetemeyip birinin üzerine yük olma” anlamı vardır. Nitekim Hz. Peygambere; “O seni ‘āil’ olarak bulup da zengin etmedi mi?” buyrulurken (Duhā 91/8), bu anlamda kullanılmıştır. Günümüzde bir miktar değişmiş olsa da bütün aile fertleri hâla erkeğin eline bakmaktadır; bunu biraz da geleneksel anlayış böyle icap ettiriyor olabilir… Kentlerde, 20’li yaşlardaki çocuklar bile hâla babalarından harçlık almaktadır; eğitim hayatlarını başka türlü sürdürmeleri de pek mümkün gözükmemektedir.

İşte, gerek baba olarak gerekse koca olarak erkek güçlü olduğu ve verebildiği ölçüde erkektir. Erkeğin; ailesinin geçimini sağlayamaması ya da ‘güç’süz olduğu için aile fertlerine söz geçirememesi hâlinde, her kafadan bir ses çıkacağı için, o ailede huzur bulmak pek mümkün olmaz. Zaten, bu aile büyük ihtimalle dağılacaktır.

Peki, ya kadın güç ve infâk bakımından erkeğe ortak olursa?

Maddi açıdan avantaj olan bu denklik manevî, hissî açılardan da avantaj mıdır, tartışılır. Nitekim çalışan kadının, şahsî kazancının önemli bir kısmını ailesine değil, kendi ‘ihtiyaç’larına; üstüne-başına, saçına-tırnağına harcadığı görülmektedir.

Öte yandan, kadının aile ekonomisine katkı sağlaması, erkeğin ev işlerinin bir kısmını üstlenmesini gerektirir. Türkiye’nin kırsal yörelerinde kadıncağız; tarlada, bahçede eşi ile birlikte -hatta bazı bölgelerde eşi aylak aylak kahvede otururken, yalnız başına- ırgat gibi çalışmakta, akşam eve geldiğinde de sofra hazırlama, hayvan sağma vs. işler yine onun ellerine bakmaktadır. Neden? Çünkü güç ötekindedir! Oysa İslâmiyet, gücü değil hakkı esas alır. Haklar ve vazifeler karşılıklıdır; bir tarafa hep hak, öbür tarafa hep vazife düşüyorsa, orada ciddi bir zulüm vardır… Alma mazlūmun âhını çıkar âheste âheste!..

Sayı değil, kalite; nicelik değil nitelik

Herkes neslinin devam etmesini ister. Çünkü çocuk, dünya hayatının ziyneti, evlilik ağacının meyvesidir. Ama daha da önemlisi; çocuklar insanın geleceği, akıbeti ve ahiretidir; insanlar çocukları ile devam etmektedir. Akıbetini düşünen, çocuklarını iyi yetiştirmek durumundadır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre, Rahmân’ın has kulları; diğer istekleri arasında “göz nuru, gönül süruru evlâtlar” da isterler. Malum, ana-babanın çocuklarına yönelik duaları mutlaka kabûle karîn olur. Ancak bu, büyük ölçüde kendisinin bizzat gerçekleştirmesi gereken bir mazhariyettir. Gerçekten istiyorsa yetiştirir… Dünyadan habersiz ‘boş bir kaset’ ya da ‘hamur’ olarak eline verilen evlâdını gerektiği şekilde donatarak ya da yoğurarak biçimlendirecek, ‘gözünün nuru’ kılacak olan kendisidir.

Tabiî, “bir insanın göz nuru, gönül süruru olması” için neler gerektiği; nasıl eğitilmesi, ne tür bir terbiye alması icap ettiği hakkında ciddi bir bilgi-birikimi olmayan ana-babaların ‘dualarının kabul edilmesi’ düşük bir ihtimaldir. Yine, çocuğuna kıyamayan, onu hiç zora koşamayan, bir dediğini iki etmeyen, adeta kendisi onun çocuğu imiş gibi davranan ebeveynlerin iyi bir evlât yetiştirmeleri zordur. Oysa evlâdın iyi (sâlih) olmaması durumunda, çocuklarla ana-babalar birbirlerine yabancılaşmakta; ayrılık gayrılık baş göstermektedir. Nitekim Kur’ân; Hz. Nuh’un kâfir oğlunu Nuh’un ailesinden saymamıştır. Çünkü sâlih değildir, onunla aynı imanı, aynı yaşam tarzını paylaşmamaktadır; peygamber oğlu olsa da Nuh’a yabancıdır. Bu büyük peygamberin mustarip olduğu ana-baba evlât ihtilâfı evrensel bir derttir. Günümüzde de nesiller arası iletişim bozukluğundan; çocukların ebeveynlerinden koptuğundan dert yanılmakta, bu illete çareler aranmaktadır. Mezkûr anlaşmazlığın sebebi, çocukların ana-babaları tarafından değil, radyo - TV, Internet, arkadaş çevresi… tarafından eğitilmekte olmasıdır. Bu sebepledir ki, Hz. İbrahim Rabbine dua ederken “salâtı ikāme eden” nesiller istemiştir (Bkz. İbrahim 14/37, 40). Bu ifade, hemen, ‘namaz’ı dosdoğru kılmaya indirgenebilir; ama aslında, “yaratıp yaşatan (c.c.) ile sağlam ve sahih bir ilişki kurarak herkesin gıpta ettiği dindarlık işini gerektiği gibi yapabilmek” anlamındadır ki salih olmak da bu demektir. Bu noktada, Lokman Hakîm’in, oğluna ettiği nasihatteki ilkeler önem kazanmaktadır. Kısaca; iman ve amelde yanlış mecralara sapmamak, Allah’tan başkasından korkmamak, medet ummamak, O’nun mutlak kontrolü altında bulunduğu bilinciyle yaşamak, salâtı ikāme etmek, iyiyi emredip kötüyü engellemek, başa gelen musibetlere sabretmek, insanlara karşı şişinmemek, kendini yüceltmemek, vakar ve alçakgönüllülük (Bkz. Lokman 30/13-19).

O halde, âkıbetini düşünen aklı başında bir insan; çocuklarını iyi yetiştirmeli, onları tanımadığı ‘eğitmen’lerin insafına bırakmamalıdır. Aksi takdirde, ciğerpâresini kendi elleri ile kendisine yabancılaştırmış olacaktır. Bununla birlikte, konu burada sunulduğu kadar basit değildir. Nice âlim, fâzıl, sâlih, müttakî şahsiyetin evlâdı babasının izinden gitmemiştir; gitmemektedir… Çünkü terbiye; çocuğun tabiatı, genleri, hormonları, arkadaş çevresi, konu-komşusu, akrabâ-i taallukātı, okudukları, seyrettikleri vb. faktörlerden hangilerinin çocuğu daha fazla etkilediği ile ilgili karmaşık bir sonuçtur. Ama bunun ceremesini en çok ana-babalar çeker. Çünkü kim ne derse desin, sorumluluğun büyüğü ana-babadadır.

İlginçtir; Allah’ın hikmeti insanların evlâtlığı yaşadıkları gibi ana-babalığı da yaşamaları yönünde tecelli etmiştir. Bu, onlara şüphesiz ana-babalarında gördükleri ‘hata’ ve eksikleri çocuklarında devam ettirmeme şansı vermektedir. [Bunun, kaynanalarından bîzâr olan gelinlerin zamanla kaynana olduklarında şikâyet konusu uygulamaları gelinlerine reva görmemeleri açısından ne kadar iyi bir fırsat oluşturduğu aşikârdır.] Kur’ân-ı Kerim; evlâtlara ana—babalarına iyi davranmalarını; onlara ‘Öf!’ bile dememelerini, onlarla efendi efendi konuşmalarını emrettikten sonra, onlar için; “Ya Rabbi! Annem-babam küçükken beni besleyip büyüttüğü gibi, sen de onlara merhamet buyur.” (ربِّ ارحمهما كما ربَّياني صغيرًا) şeklinde dua etmelerini isterken, şimdinin güçlüleri olan evlâtların dikkatini son derece nazik bir üslupla bu hususa çekmektedir: Yarın öbür gün, siz de tıpkı ana-babanız gibi, kendi evlâtlarınızın eline bakmak durumunda kalabilirsiniz…

Âkıbete özel vurgu yapıyoruz; zira insan yaşlılık dönemini büyük ihtimalle çocuklarının yanında geçirir; geçirmese bile kendisini onların sahiplenmesi beklenir. –Darulaceze benzeri kurumlar elbette devreye girebilir, ancak geleneksel algı bahsettiğimiz şekildedir.- O zaman, roller değişecek; bu sefer kendisi, küçücük bir bebekken büyütüp adam ettiği yavrusunun bebeği! durumuna düşecektir. Üstelik, kendisi onu yetiştirirken, ‘Büyüsün de adam olsun, vatana-millete faydalı olsun, şu şu işleri görebilsin!’ gibi umutlarla zevkle yetiştirmekte idi. Oysa, oğlunun/kızının; ‘ihtiyar bir bebek’le ilgili böyle bir ümidi de yoktur ve olmayacaktır. Kur’ân bu döneme boşuna ‘ömrün en rezil çağı’ demiyor demek ki!.. Bu bakımdan, çocukların “büyüklere saygı - küçüklere sevgi/şefkat esası”na dayalı bir terbiye ile yetiştirilmesi son derece önemlidir. Bir inanış ve düşünceye ne kadar inanıp inanmadığınızın bir göstergesi de onu kendi çocuklarınıza ne kadar öğretip benimsetebildiğinizdir.

Öte yandan, İslâm’ın çok çocuk yapmayı teşvik ettiği yönünde yaygın bir inanış vardır. Aklı başında, eğitimli, kaliteli insan sayısının fazla olması Ümmet-i Muhammed açısından elbette şereftir; övünç ve kıvanç vesilesidir. -Pakistanlı bir bilim adamı uluslar arası bir başarıya imza attığında göğsümüz kabarmıyor mu?- Ama manevî açıdan eğitimsiz, moral değerlerle donatılmamış, maddi açıdan da bileğine bir ‘altın bilezik’ takılmamış nice silik, ezik insanın ne yazık ki toplumuna yük olarak; ötekinin-berikinin oyuncağı olduğu, onun-bunun izinde yitip gittiği görülmektedir. Ana–babasının bilinçsizce ‘yapıp’ topluma salıverdiği, ne devlet ne de toplum tarafından umursanan yığınla insan vardır. Hz. Peygamber bunlarla mı öğünecektir Allah aşkına!.. [Kur’ân’ın hiçbir yerinde sayısal çokluk övülmez; Türkçede de ‘çokluk’un getirdiği sakıncalı sonuçları gayet vecîz anlatan atasözleri vardır.] İşte, çocuklara gerekli eğitimin verilememesi, toplumu derinden sarsmakta, ama her şeyden önce ilgili ailenin huzur ve sükûnetini bozmaktadır. Muhtemelen bu gibi sebeplerle, Kur’ân’da; evlâtların fitne olduğu, Allah’ı anmaya engel olabileceği, dolayısıyla bu potansiyel tehlikeye karşı teyakkuzda bulunmak gerektiği belirtilmiştir.

 Çok karılılık (Poligyny)

Birden fazla kadınla evlenme, erkeğin üçüncü kişiler nezdinde itibarını zedelemekle kalmaz; eşler açısından da hayatı ağız tadıyla yaşanmaz hale getirir. Hz. Peygamber sevgili kızı Fatıma’ya kuma getirme teşebbüsünde bulunan Ali b. Ebu Talib’e bu sebeple müsaade etmemişti.

Savaş vb. sebeplerle ortaya çıkan erkek kıtlığı sebebiyle sahipsiz kadın ve yetim kızların artması gibi sebeplerle olursa başka… Kur’ân buna müsaade etmiştir. Ama dikkat edilirse, izin vermiştir, diyoruz; öngörmüş/emretmiştir, demiyoruz.

Sonuç olarak; ‘Hak’ Teâlâ insan neslinin, iki eşin ‘bir’leşmesi ile devam etmesini öngörmüştür. ‘Real’ist bir fıtrat dini olan İslâmiyet de insan tabiatına aykırı bir hayat tarzı olan ruhbanlığa prim vermemiş; kadın – erkek ilişkilerini sağlıklı bir temele oturtmuştur. Fedakârlık esasına dayanan aile; tatmin, emniyet, huzur, sevgi ve şefkat demektir. Aile bunun için kurulur. Bunlardan birinin bulunmadığı bir ailede işler yolunda gitmiyor demektir. Huzur ve sükûnet, insanların eşleri ile ne kadar tatmin olduklarıyla alâkalıdır. Kadın erkeğin, erkek de kadının zırhıdır. Her ikisi de kendine iyi bakarak; kendini geliştirerek, salıvermeyerek bu fonksiyonu en iyi biçimde icra etmeli; eşini korumalıdır. Aile kurulurken eşler iyi seçilmeli; güzellik/yakışıklılık, zenginlik gibi geçici maddî özellikler öncelenmemeli, kalıcı vasıflar esas alınmalı; eş adayının kafa dengi olup olmadığı, kendisi ile ‘arkadaş’lık edip edemeyeceği araştırılmalıdır. Sâlih bir müminin özellikleri, iyi bir eşin de özellikleridir; namuslu, dürüst, güvenilir, kendi ayakları üzerinde durabilecek, aile yükünü kaldırabilecek, anlayışlı, kanaatkâr ve nazik eşlerin kurduğu ailelerde büyük bir ihtimalle aynı özellikleri taşıyan nesiller yetişecektir.  

TAHRİM SÛRESİ’NE GÖRE, İDEAL BİR KADININ TEMEL ÖZELLİKLERİ ŞUNLARDIR: ALLAH’A TESLÎMİYET, İMAN, İTAAT, TEVBE, İBADET, MEŞAKKATLERE GÖĞÜS GERME VE KANAATKÂRLIK.

NİKÂH; EŞLERİN BİRBİRİNİ ‘BEN’İMSEMESİ, SAĞLAM BİR ŞEKİLDE ‘SÖZ’LEŞMESİ VE BUNU ÜÇÜNCÜ ŞAHISLARA DUYURUP MEŞRULAŞTIRMASI, TESCİL ETTİRMESİ…

GEREK İMAN GEREKSE MAKĀSID-I KUR’ÂN AÇISINDAN GÜVENİN ÖNEMİ AÇIKTIR. GÜVEN BÜTÜN İLİŞKİLERDE OLDUĞUNDAN DAHA FAZLA KARI-KOCA İLİŞKİLERİNDE ÖNEM ARZ EDER.

EŞLERİN KUR’ANÎ MÂNADA BİR KARAKTER EĞİTİMİNDEN GEÇMİŞ OLMALARI AİLE SAADETİ AÇISINDAN ELZEMDİR.

EŞLERİN KAFA DENGİ OLMALARI, MAL, MÜLK VS. İMKÂNLAR AÇISINDAN DA AŞAĞI YUKARI BİRBİRLERİNE DENK OLMALARI EVLİLİĞİN DEVAMINDA ÖNEMLİ BİR ETKENDİR.

İSLÂMİYET, GÜCÜ DEĞİL HAKKI ESAS ALIR. HAKLAR VE VAZİFELER KARŞILIKLIDIR; BİR TARAFA HEP HAK, ÖBÜR TARAFA HEP VAZİFE DÜŞÜYORSA, ORADA CİDDİ BİR ZULÜM VARDIR

KUR’ÂN; HZ. NUH’UN KÂFİR OĞLUNU NUH’UN AİLESİNDEN SAYMAMIŞTIR. ÇÜNKÜ SÂLİH DEĞİLDİR, ONUNLA AYNI İMANI, AYNI HAYAT TARZINI PAYLAŞMAMAKTADIR.

ÂKIBETİNİ DÜŞÜNEN AKLI BAŞINDA BİR İNSAN; ÇOCUKLARINI İYİ YETİŞTİRMELİ, ONLARI TANIMADIĞI  ‘EĞİTMEN’LERİN İNSAFINA BIRAKMAMALIDIR.



Murat SÜLÜN
Doç.Dr., Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Tefsir Öğretim Üyesi
Kaynak: Kuranihayat

About Zehra Karaaslan

«
Next
Sonraki Kayıt
»
Previous
Önceki Kayıt