“Bir gün bir dergâhın şeyhi, kendini din yoluna adamış bir dervişini çağırır. Şeyh, dervişine abdest almak istediğini ve bir ibrik ılık su getirmesini söyler.
 
 Derviş gidip bir ibrik ılık su getirir. Şeyhin avucunun içine döker derviş. Şeyh: “ ben senden ılık su istemiştim, sen bana buz gibi su getirmişsin. Git bana ılık su getir.” Der. Derviş içinden söylene söylene gidip ılık su getirir. Tekrardan şeyhin avucuna bir miktar su boşaltır ibrikten. Şeyh “ Dervişim ben senden ılık su istedim, sen bana kaynar su getirmişsin. Git bana ılık su getir der. Derviş geldiği yere doğru yönelip söylene söylene tekrardan gidip su getirir. Şeyhin avucuna suyu döker ve o sırada da söylenmektedir. Şeyh kafasını yerden kaldırmadan dervişe “ Ben bir Allah’ın kuluyum ve sen daha bana sabır gösteremiyorsun. İçinden dünyanın küfrünü ediyorsun. Ben seni nasıl bu dergâhta tutabilirim. Sen, bu sabırla derviş olamazsın. Topla eşyalarını ve var git yoluna. Yolun açık olsun.” Der. Derviş bunları duyduktan sonra şeyhinin onu sabır sınavına tabii tuttuğunu anlar ve özür diler ama iş işten geçmiştir. Şeyh, dervişi affetmez. Velhasıl derviş yollara düşer. Günler sonra bir çobanla karşılaşır. Derviş, çobana; “Yakınlarda bir köy olup olmadığını” sorar. Çoban, “ şu tepenin ardında bir köy var. Adı “Eyvallah Köyü’dür. Ne alırsan al para yerine eyvallah demen yeterli. Fakat 3 şeyden kaçınmalısın. Birincisi kulun işine karışmayacaksın. İkincisi Allah’ın işine karışmayacaksın. Üçüncüsü de yalan söylemeyeceksin. Bunları yapmazsan ömür boyu rahat yaşarsın” Der. Derviş bunu düşünür ve bundan kolay iş mi var, padişahlar gibi yaşarım. Zaten bir lokma ekmeğe ve bir kap çorbaya eşek gibi çalışıyordum dergâhta diye geçirir içinden. Çobanla vedalaşıp köyün yolunu tutar derviş. Birkaç gün sonra köye ulaşır ve çobanın dediklerini denemek için bir fırına gider. Bir ekmek alır. Fırıncıya eyvallah deyip, ekmeğin ne kadar olduğunu sorar. Fırıncı, dervişe zaten ekmeğin karşılığını eyvallah diyerek ödediğini ve bu köyde para geçmediğini, bir şey alırken eyvallah demesinin yeterli olduğunu söyler. Lakin 3 şeyi yapmayacaksın. Kulun ve Allah’ın işine karışmayıp yalan söylemeyeceksin der. Derviş bu işe sevinir. Kısa süre sonra kendine bir ev bulup yerleşir, biriyle evlenir ve hayatını kurar. Rahatı yerindedir dervişin. Bir gün sokakta yürürken başı açık bir kadın görür ve bağırır “ ey cemaati Müslim nasıl olurda siz bu kadının sokak ortasında böyle gezmesine izin verirsiniz.” Der ve kadın “zabıta” diye bağırır. Zabıta gelir, dervişin kul işine karıştığını anlayınca nezarethaneye atar ve döverler. Ertesi gün nezarethaneden çıkar ve bahçedeki havuzun kenarına oturur. Ellerini açıp “ Allah’ım ben kötü bir şey söylemedim. Kadın senin emrettiğin şeylere uymamıştı bende uyarmak istedim. Sen nasıl izin verirsin bu olaya.” Der ve bunu duyan zabıta gelir dervişi alıp “Allah’ın işine karıştığını söyleyip” tekrar nezarethaneye atıp dövmeye başlar. Ertesi gün derviş, nezarethaneden çıkar. Eve gider. Karısı dervişe iki gündür nerede olduğunu ve yüzünün niye böyle şiş olduğunu sorar. Derviş olayları anlatır ve ekler: “ Benim arkadaşlarım gelecek balığa sözleşmiştik bugün için ama sen onlara benim evde olmadığımı iki gündür gelmediğimi söyle. “ der. Ve uyur. Kapı çalınır, kapıda dervişin arkadaşları dervişi sorar, karısı dervişin size yalan söylememi istediğini söyler ve dervişin arkadaşları dervişi alıp dövmeye başlarlar ve sonunda köyün önde gelenleri tarafından köyden atılır. Derviş beş parasız, yollara düşer ve yaptığı hatayı anlar.”.
Evet, hikâye böyle sona eriyor. Bu hikâyeden çıkarılması gereken ders; kulun ve Allah’ın işine karışılmaması gerektiğini ve yalan söylenilmemesi gerektiğidir. Çünkü yaş kaç olursa olsun, herkesin aklı vardır ve kimse kimseden zeki değildir. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. Biri bir şey yapıyor diye onu eleştirip, aşağılamak yerine hata sahibinin ayıbını örtmeliyiz.

About Zehra Karaaslan

«
Next
Sonraki Kayıt
»
Previous
Önceki Kayıt