» » » » Tarihini Bilmeyen Milletlerin Cografyasını Baskaları Cizer : Talha UGURLUEL "Çanakkale Savaşı"


Talha Uğurluel ile Çanakkale Savaşı hakkında


Çanakkale Savaşı’ndan bahseder misiniz? Neden oldu nasıl oldu? Bir kara harekâtı bölümü var, bir deniz harekâtı bölümü var…
Şimdi bu tanımı ben de önemsiyorum. Çünkü Çanakkale savaşını birçok insan müstakil bir savaş sanıyor; Kurtuluş savaşı gibi Malazgirt gibi… Öyle başladı bitti değil. Çanakkale, bir savaşın cephesi… 1914-1918 arası I. Dünya Savaşı’nda stratejik bir
nedenden dolayı, bizleri parçalamak isteyen o günkü sömürge devletlerin açtığı bir cephe. Bir insanı öldürmenin en kolay yolu kalbine hançer saplamak. “Bunların kalbi, başkentleri İstanbul. İstanbul’a gitmenin en kestirme yolu Çanakkale. O zaman direk oraya saldıralım.” diyorlar ve oraya hücum ediyorlar. Ve tabi ki bir cephe açılıyor, hem de çok büyük bir cephe. I. Dünya Savaşı’nın en büyük cephesi diyebileceğimiz bir cephe. Çünkü bu ölüm kalım savaşı bizim için. Biz her şeyimizle orada bitirilmek isteniyoruz. O nedenle Çanakkale’nin en önemli tanımı “ölüm kalım savaşıdır.”

Çanakkale’de geziler yapılıyor… Amaçlar doğrultusunda daha da işlevselleştirilebilir mi? Yeterli görüyor musunuz?
Kesinlikle çok eksikler var. Mesela duymuşunuzdur, panoraması yapılıyor. Yıllardır dile getirdiğimiz bir şeydir. Elhamdülillah şu an panoramayı yapıyorlar, bu çok güzel bir hadise. Bunun gibi daha birçok gösterim yapılmalı, yapılabilir. Ben Berlin’deki Yahudi müzesini gezdim. Hiç tarih olmadığı halde birtakım teknik sistemler kullanarak bir müze kurmuşlar, müthişti. Çok daha güzelleri Çanakkale’de yapılabilir. Ama peyder pey olacağını düşünüyorum.  Özal’a kadar yol yoktu orada biliyorsunuz. Yollar yapıldı, bu hükümet devrinde yeni şeyler getirildi. Şimdi panorama yapılıyor daha da güzel olacağını düşünüyorum. Yani 3-5 taş dikip de üzerine tarih yazmakla Çanakkale olmuyor.

Çanakkale’yi eğitim faaliyetleri açısından daha verimli nasıl kullanabiliriz?
Çanakkale şuur meydana getiren bir yer. Bugün Tanzimat’tan beri üzerimize ekilmiş ölü toprağı var. Her şeyin en iyisini yabancılar yapar, biz hiçbir şey yapamayız şeklinde. Bunun böyle olmadığını gösteren en güzel örneklerden biri Çanakkale… Çünkü dünyanın o günkü en büyük süper güçleri her şeyi ile önümüze diziliyorlar ve biz onları yeniyoruz. O kadar imkânsızlıklar içinde ve hasta adam denilen bu devletin sekerat anında oluyor bu iş. Biz o anda bunu yapıyorsak her şeyi yapabiliriz demektir. Biz bugün bir gencimize bunu anlatabilirsek birçok şeyi başarırız. O ölü toprağını çok rahat kaldırabiliriz ama olmuyor. Ben kokartlı bir gezi rehberiyim.
Turizm Bakanlığının yılda bir yapılan vizesi vardır, bu sene katıldım. Çanakkale sorumlu dersti. Gittik bir bey çağırmışlar, gerçekten Çanakkale’de uzman bir adam, yalamış yutmuş. Avustralya’ya defalarca çağırılmış anlatmış. Üzüldüğüm nokta; saatlerce konuştu savaşın stratejisini kronolojisini her şeyini… Bu birlik oradan geldi

şu birlik oradan gitti, harika… Problem ne? Yabancı kaynaklardan o kadar beslenmiş ki. Çanakkale’yi saatlerce anlattı… Fakat öyle bir anlattı ki sonuçta şu oluştu bizde: Bizim insanlarımız orada niye savaşmış? Düşman girip de analarımızın kadınlarımızın ırzına geçmesin diye… Neticede bunu anlattı. İnanç, adanmışlık, şehadet hiçbir şey yok. Çok üzücü bir manzaraydı. Evet, stratejik olarak çok güzel ama adam program boyunca hep yabancıları anlattı. Avustralyalı filan komutan bu, İngiliz generali filan diye Avustralya’dan fotoğraflar gösterdi bize. İşte ben Avustralya

kraliçesini gezdirdim, şunu yaptım bunu yaptım diye. Yahu kardeşim! Hiç bu vatan evladını gezdirmedin mi? Sonra kendisi cevabını verdi: “Ben Türkiye insanlarını gezdirmeyi hiç sevmiyorum. Çünkü ben bunlarla gezdiğim zaman bunlar benden hurafe anlatmamı istiyorlar, ben anlatmayınca da beni kötülüyorlar, şikayet ediyorlar.” dedi. Biz hep yabancı mı gezdireceğiz, bizim insanımız hiç gezmeyecek mi Çanakkale’de?

Çanakkale’ye gidenler için özellikle ziyaret etmelerini tavsiye edeceğiniz yerler var mı?
Şahindere Şehitliği… Bundan 3-5 sene öncesine kadar gizliydi bilinmiyordu. Çok özel gruplarla gidebilirsiniz. Mesela otobüsle gelindiğinde ben de gidemiyordum. Çok az gittik, bir iki araba ile. Orası böyle yolun dışında, çalı çırpı dağ bayır yürüyerek gidilen ve orijinal, şehitlerin mezar taşlarını gördüğünüz yer. Tabi artık Çanakkale’ye önem artınca gizli yer artık deşifre oldu. Devlet oraya çok güzel bir yol yaptı. Yanına modern ama orijinalliğini hiç bozmadan sembolik şehit taşları yapıldı, gerçek şehitlik ve tabyalar orada bırakıldı. Şahindere kesinlikle görülmeli. Çünkü orijinal taşlar görününce insanın tüyleri diken diken oluyor. 1915 şehit mezarları, orası bir hastane şehitliği. Oraya getirilen yaralılar hep orada ölmüşler, oraya gömülmüşler.

Çanakkale’ye baktığımız zaman memleketin her yanından gelmişler, şehit olmuşlar. Bugünle bağlantılı olarak düşünürsek ne söyleyebilirsiniz?
Benim konferanslarımda bir kare vardır “onlar dört bir yandan geldiler” derim kumandaya basarım, mezar taşları gelir hepsi yığılır ekrana. Slayt efektleriyle Yemen, Kudüs, Medine, Ohri, Estergon, Priştine, Üsküp hepsi… Bir programın sonunda böyle bir ehil kişi demişti ki: “Talha bey! Bu çok güzel bir birlik, bunu Türkiye için de yapsanız; İzmir İstanbul Diyarbakır Siirt Konya Samsun.” Çanakkale aslında bugün birliğimizi bozmak isteyenlere en güzel cevap. Daha düne kadar hiç böyle bir şey yoktu. Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’nde söylediği gibi “Arabın Aceme üstünlüğü yok.” Senin annen baban çerkezmiş, seninki yörükmüş, diğerininki kürtmüş kimin umrunda ki… Yani kim bakar buna, bunlar böyle ilgilenilecek şeyler değil. Kimse kimseye bunu sormazdı bile. O bizim zenginliğimizdi, herkesin giyimi kuşamı şivesi ne güzeldi. Fakat o tek tip insan yetiştirme anlayışı… Ne yazık ki Osmanlı’nın nihayetinde bize bulaştı bu hastalık. İnsanları zorlayamazsınız, zorlayınca ne olur… Herkes dikine gider farklı şeyler yapar. Çanakkale ise o birliğin en güzel örneklerinden tabi ki. Herkes gitti oraya, herkes orada vatanı için aynı amaç için çarpıştı, şehit oldu gazi oldu. Bu da aslında bugünkü birlik ve beraberlik için gerçek bir reçete.

Çanakkale ruhu ekseninde değerlendirdiğinizde bugünkü gençliği nasıl görüyorsunuz?
Şimdi bugünkü derken bir 10-20 yıl önceki gençlik aynı değil. Ben ortaokul ve lisede okurken belediyeler böyle program yapmıyorlardı, ya da biz okulda öğrenciyken konuşma yapmaya kimse gelmiyordu. Şimdi bakıyorsun küçük bir beldenin bile öğretmeni dertlenip sizi arayıp davet edebiliyor. Mesela geçen ay Akdeniz Üniversitesi’ne gittim. Aslında anfi salonunda konferans vermeyi hiç sevmem, birisi girer birisi çıkar çünkü. Birinin dersi başlıyor birinin bitiyor. Ben 1saat 50 dakika anlattım ama 800 kişilik salon hiç boş kalmadı. Bu onların nasıl sevdiğini gösterir, ilgi duyduğunu gösterir. Aynı şeyi Afyon Kocatepe’de gördüm. Birçok üniversitede aynı manzarayı görüyorum ve üniversite programları yapıyorum. Yani bu durum şunu gösteriyor: Türkiye’de merak eden, ilgi duyan ve araştıran bir gençlik var. Evet, bir taraftan bozulma da var ama bozulma olduğu kadar düzelme de var. Gelecek adına bu bizi ciddi anlamda umutlandırıyor tabi ki. O nedenle Türkiye’nin geleceğini ben çok aydınlık görüyorum. Avrupa’da öyle bir şey yok, bizde kaybettiği değerleri arayan özleyen bir gençlik var. Bu Türkiye adına da çok güzel olacak, dünya adına da… Çünkü dünya insanına hitap edecek hâlâ çok değerler var. Herkesin buna muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Çanakkale’nin kazanılmasında manevi unsurlardan bahsedebilir misiniz?
Kendi özel aile hayatınızda, işinizde bile bir manevi olay konusu olduğunda akşam rüyalarınıza girebiliyor iken bu hadise bütün İslam alemini ilgilendiren bir hadisedir. Yani olayı çok iyi görmek lazım. Bugünün yeni nesilleri yazık ki bunu kavrayamıyorlar. Sanıyorlar ki Osmanlı diye bir devletin başkentine saldırılmış, boğazın iki yakasında çarpışmışız, bitmiş. Olay hiç öyle değil. Çünkü o gün dünya üzerinde tek hami devlet Osmanlı devletiydi. Osmanlı’nın yıkılması demek dünya üzerinde tek Müslüman özgür devlet kalmaması demekti. Bu olay maddi dünyayı ayağa kaldırdığı gibi manevi dünyayı da ayağa kaldırmıştır. O devrin birçok âliminin hatıralarından biz bunu duyarız. Devrin müceddidlerinin bir araya toplanıp bu hadiseyi konuşması bunları değerlendirmesi ve dile getirmesi, tabi ki bunlar olacaktır ve olmuştur. Bir de bu olayları günümüzde çok basit, sanki hurafelermiş gibi anlatanlar da çok yanlış yapıyor. 1916 yılında Osmanlı’nın Arap coğrafyasında şeyhler Çanakkale’ye getirilir ve gezdirilir. Bu meşhur bir hadisedir. Orayı gezerlerken başlarındaki kişi hatıralarında anlatıyor: “Askerler hâlâ Çanakkale’de, savaş bitmiş ama cepheler sıcaklığıyla duruyor. Oradaki cepheler konuşuyor, biz neler yaşadık, bizim gördüklerimizi gözler görmedi.” Sıcağı sıcağına anlatılan şeyler bunlar. Özel ferdi bir olay diyorsanız, beni en çok etkileyen Yarbay Hasan Bey’dir. Grupları da oraya götürürüm. İşte tam vefat anında Efendimiz’i görüp (sav): “Niye zahmet buyurdunuz ya Rasûlallah?” diyerek düşüp şehit olma hadisesi…
“Neden Zahmet Buyurdunuz Ya Rasûlallah?”
25 Nisan kara çıkartması tüm şiddetiyle devam ediyordu. Bahara daha yeni yeni merhaba diyen güzelim deniz kıyısı ve fundalıklar şimdi insanların kanlarına bulanıyor, top mermilerinin havaya kaldırdığı toz toprakla adeta Gelibolu’nun yüzey şekli değişiyordu. Osmanlı ülkesinin dört bir yanından buralara savaşmak için gelen nice Mehmetçik vardı…


Gelibolu kara savaşlarının başladığı bu ilk günlerde, yarımadanın güneyinde ileri hatlarda bulunan 26. Alayın taburları, karşılarındaki kendilerinden 9 misli kalabalık askere karşı mücadelelerini kahramanca sürdürüyorlardı…
Anlatacağımız olayın kahramanı Yarbay Hasan Bey, birliğinin tam önünde atıyla ilerliyordu. Bu vaziyette Kilitbahir Köyü’nün tam ortasındaki meydan çeşmesine kadar gelmişlerdi. Bu köy meydanının diğer köylerdekilerden pek bir farkı yoktu. Meydana gelen ilginç bir hadise Yarbay Hasan Bey’in dikkatini çekti…
Üzeri yara bere içerisinde olan, vücudundaki tüylerinin büyük bir kısmı dökülmüş, adeta iki büklüm bir köpek çeşmenin yalağına doğru yanaşmaya başladı. Onun bu feci hâlini gören suyun başındakiler hayvanı çeşmeye yaklaştırmadılar ve uzaktan taş

atarak yanlarından kovdular. Çeşmeye yaklaşıp su içemeyeceğini gören zavallı hayvan tam boynunu bükmüş oradan uzaklaşırken olayı saniye saniyesine takip eden Yarbay Hasan Bey hemen atından indi ve hayvanın yanına yaklaştı. Köpeğin üzerindeki yaralar ve yaralardan akan irinlere aldırmadan onu kucakladı ve doğru çeşmenin yanına götürdü. Önce güzelce susuzluğunu giderdi köpeğin, ardından bir bir yaralarını temizledi. Az sonra karnını da doyurup hayvanı yanına alarak oradan uzaklaştı. Şimdi birliğinin başındaydı Hasan Bey, aldığı emre uyarak Kerevizdere Cephesine gidiyordu.
O günden sonra Hasan Bey, bu köpeği bir daha hiç yanından ayırmadı. Adını Canberk koymuştu. Canberk kısa zamanda bu yeni hayatına alıştı. O, Mehmetçiklerin yanından hiç ayrılmıyor, onlarla

birlikte en şiddetli çatışmalara katılıyor, top gülleri etrafta patlarken kahraman Türk askeri ile birlikte düşman siperlerine atlıyordu. Kısa zamanda tam manasıyla iyileşmişti Canberk. Tüyleri yeniden çıkmaya başlamış, tüm yaraları kapanmıştı.
Askerler, komutanları Hasan Bey’in bu köpeğe neden bu kadar ilgi gösterdiğini merak ediyorlardı. Bir gün bir tanesi dayanamayıp sordu:
“Efendim, bu köpeğe neden bu kadar itina ediyorsunuz?”
“Evet, itina ediyorum. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın yarın kıyamette bana ‘Bu köpeğe neden merhamet etmedin?’ diye sormasından korkuyorum.”
Bu bölgeye sevk olunalı uzun bir süre olmuştu. Hemen her gün bitmek tükenmek bilmeyen çarpışmalara katılıyorlardı. Özellikle Fransızlarla çarpışmalarında gırtlak gırtlağa birbirlerine

giriyorlardı. Düşmanın sayısı çok fazlaydı, neredeyse ardı arkası kesilmiyordu. Bazı geceler Türk siperlerine ani baskınlar düzenliyorlardı. Ama Canberk geceleri gözünü neredeyse hiç kırpmıyor ve gece baskınlarını, ortalığı velveleye veren havlamaları ile hemen haberdar ediyordu.
11 Temmuz günü de sabahtan itibaren şiddetli siper çarpışmalarıyla başladı. Önce Fransızlar taarruza kalktılar. Mehmetçik zorlansa da bu hayasızca akını püskürtmesini bilmişti. Derken bu kez de Mehmetçik taarruza geçti ve düşmanı saklandıkları siperlerinden sökmeye muvaffak oldu. Düşman geri siperlere doğru kaçıyordu. Mehmetçik bu siper savaşını da kazanmıştı. Ortalık Fransız askerlerinin cesetleri ile doluydu. Mehmetçikler ortalıkta koşuyor, kimileri yaralı olan arkadaşlarını sargı yerlerine yetiştirmeye çalışırken kimileri de şehit olan arkadaşlarının defin işleri ile uğraşıyordu.


Hasan Bey de askerlerinin arasında onların bu faaliyetlerini izliyor, gerekli direktifleri veriyordu. O sırada bir Fransız askeri dikkatini çekti. Ölü gibi boylu boyunca yatan askerde hafif bir kıpırdama olmuştu. Hasan Bey askerin yaralı olduğunu düşündü.
Eğer yaralı ise hemen hastaneye kaldırılmalıydı. Osmanlı askeri, düşman bile olsa eğer yardıma muhtaçsa ona elini uzatmasını bilirdi. Hasan Bey de dininden aldığı bu yüce ahlak ve şefkat hisleri ile yerde yatan Fransız askerine doğru yaklaştı. Tam “Yarası var mı?” diye ona doğru uzanmıştı ki hiç bir yarası olmadığı halde ölü numarası yapan ve bir elinde kaması ile bekleyen kalleş düşman askeri, elindeki kamayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Hasan Bey derin bir “ahh” çekerek yere yıkılıvermişti. Şaşkınlık içerisinde ne olduğunu anlayamayan Mehmetçikler hadiseye

müdahele ettiler ama geç kalmışlardı. Komutanları yerde yatıyor, yarasından oluk gibi kan akıyordu. Yanına yaklaşan askerlerine fısıltı hâlinde “Allah şahidimdir ki bu Fransız’a iyilik etmek için yaklaştım.” dediği duyuldu.
Uzaklardan bir havlama sesi duyuldu. Askerler sesin sahibini iyi tanıyorlardı. Canberk olanca hızıyla oraya geldi ve velinimetinin o hâlini görünce hemen yanına çöküverdi. Sahibinin ellerini yalıyor, kalkmasını istiyor, adeta gözlerini onun gözlerinden ayırmıyordu. Derken alay imamı da geldi. Hasan Bey’in yanında Kur’an okumaya başladı. Daha yeni başlamıştı ki Hasan Bey birden bire: “İmam efendi, ‘LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM’ duasını 33 kere okuyunuz.” dedi. İmam efendi okurken Hasan Bey de bunu tekrar etmeye çalışıyordu.


 Artık Hasan Bey’in gözleri buğulanmaya, o güzel çehresi solmaya başlamıştı. Birden silkinir gibi oldu. Gözleri sanki yanındakileri değil de ufku takip ediyordu. Sonra başını yanındakilere çevirmeden gözleri hâlâ öteleri takip eder bir vaziyette fısıltıyla “Beni ayağa kaldırınız.” dedi. Askerleri, komutanlarının bu son emrini de hemencecik uyguladı ve Hasan Bey’in koltuklarına girerek kaldırdılar. Üstü başı kan içinde son anlarını yaşamakta olan Yarbay Hasan Bey “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RASULULLAH” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu ve bu vaziyette iken dudaklarından şu sözler döküldü.
“Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Rasûlallah?”


Bu sözler Hasan Bey’in son sözleri olmuştu. Kahraman komutan, askerlerinin kolları arasında yığıldı. Aslında bu bir yığılma değil, Kâinatın Efendisiyle birlikte ötelere doğru kanatlanmaydı. Oradaki tüm Mehmetçikler gözlerinden akan sicim gibi yaşlarla öylece kalmışlardı. Uzun süre kıpırdayamadılar. Derken içlerinde toparlananlar, komutanlarını buraya, şehit edildiği yere gömmeleri gerektiğini söylediler.
Mehmetçikler öncelikle yere uzattıkları Hasan Bey’in üzerine bir Türk Bayrağı örttüler. Sonra da hemen oracığa bir mezar kazmaya başladılar. Onlar bu işlerle uğraşa dursun Hasan Bey’den bir nebze olsun ayrılmayan Canberk de Hasan Bey’in üzerine örtülen bayrağın altına girmiş, bir Kıtmir gibi onun ayaklarının yanına uzanmıştı. Askerler kazma işini bitirince dualarla bayrağı açtılar. Hasan Bey’in naaşını alacak ve ebedi istirahatgâhına
yerleştireceklerdi. Canberk’i kenara çekmek ve Hasan Bey’in naaşını kaldırmak istediler ama köpek kımıldamıyordu bile. Canberk çoktan velinimeti Hasan Bey’in yanında hayata gözlerini yummuştu. Askerler ikinci bir şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. Önce Hasan Bey’i tekbirlerle defnettiler. Ardından Hasan Bey’in ayak ucuna köpeği Canberk’i de gömdüler.
Şimdi ikisi birlikte huzur içerisinde yatıyorlar. Ne mutlu bir varlık ki Canberk, sahibine karşı sadakatin en güzelini sergiledi. Sahibi bir kutlu eli tutmuş onun arkasından giderken, o da sahibini yalnız bırakmayarak bu dünyada olduğu gibi ahiret yolculuğunda da onu takip etti. Ve belki de bugün biz insanlar tarafından imrenilecek bir makama erdi. Tarihte nice insanın, yerinde olabilsek keşke dediği bir “ikinci Kıtmir” oldu.




 Ne mutlu bizlere ki Medine’lerden buralara kadar gelerek dedelerimizi yalnız bırakmayan ve her başımız sıkıştığında “BEN SİZLERLEYİM” diyen bir Peygamber’in (sav) ümmetiyiz. Ve yine ne mutlu bize ki Peygamber’in himayesini bu derece kazanmış bir ecdadımız var. Bu anlatılanlardan sonra ise bize düşen vazife ve bizim sergilememiz gereken ahlaki tavırları, herhalde söylememize gerek yoktur.
“Ne mutlu, bu güzel insanlara layık birer torun olabilenlere…”





Talha Uğurluel'den Çanakkale Savaşını Dinlemek İçin Videoyu Tıklayınız.

 
 

About Zehra Karaaslan

«
Next
Sonraki Kayıt
»
Previous
Önceki Kayıt