» » » Onbeşinci Sohbet: Müminin Kendi Nefsine İkramı (El Fethur Rabbani)


Bu konuşma, Hicretin 545.yılında, Şevval ayının üçüncü günü, Pazar sabahı dergahta yapılmıştır.


Bu sohbette;

Evliyalar Sultanı Abdulkadir Geylani Hazretleri'nden; kalplerin yegane sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah'a gerçek bir kul olabilmenin inceliklerini öğrenecek, bir sanat olan ibadetin sırlarını keşfedeceksiniz. Bu sohbetin her kelimesi, kalbinizi sadece Allah aşkı ve sevdasıyla dolduracak... Masivadan el etek çekerek Allah'a döneceksiniz...

Bu sohbette;

İzzet ve Celâl sâhibi Hakk’ın kapısına yakın olmanın yolu nedir ?

Dünyadayken kalben Allah'a ulaşmanın yolları nelerdir ?

Günah işlemeye devam edenlerin sonu nasıl olacaktır ?

Mal-mülk ve servetlerle Allah'a şirk koşmak nasıl cezalandırılır ?

Hangi ilim fayda verir, hangi ilim zarar vererek dalalete düşürür ?

Musibetlere sabredip tahammül göstermenin mükafatı nedir ?

gibi merak ettiğiniz soruların cevaplarını Evliyalar Sultanı, Gavsu'l Azam, Seyyid, Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri'nden dinleyeceksiniz.
15. MECLİS

Bu konuşma pazar günü Ribât’ta yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 9 Zilkade 545, Milâdî 1150.

İman sahibi, azık hazırlar. Kâfir ise yer içer, keyfine bakar. Öte­sini düşünmez.

İman sahibi, bir yolcu gibidir. Kendini öyle görür. Burada az za­man kalacağını bilir. Malını alır, azla yetinir. Arta kalanı âhiret âle­mine bırakır. Nefsine yeteri kadar burada harcar. Varlığını taşıta­cak kadar nefsini doyurur. Bütün emeli âhiret içindir. Bütün gücünü ve kuvvetini oraya verir. Dünya ve onun ehline önem vermez. Kalbi dünyadan kesilmiştir. Dünya ve ehli onun yanında önem taşımaz. Yanında tatlı bir dünyalık varsa fakirlere verir. Âhiret için azığın böyle yapılacağını bilir. Dünyada verdiği az şeyin, âhirette daha bü­yük ve daha iyi bir şeyle karşılık bulacağına inanır.

İrfan sahibi ve bilgi sahibi olan, bütün gücünü Hakk’a yakın ol­maya harcar. Âhirete geçmeden önce Hak yakınlığını burada bulma­yı arzular. Gayretini bu yolda harcar.

Hak yakınlığı bulunduğu an, kalp yolculuğu biter. Ondan öte yol yoktur. Sır âleminin yürüyüşü de sona erer.

* * *

Seni daima secde, kıyam ve rükû hâlinde görmekteyim. Bunlar­dan bir sürü de yorgunluk duyuyorsun; ama kalbin, bunlardan bir iz almıyor. Hakk’a yakın olmuyor. Yaptığın işler ona tesir etmiyor. Kal­bin, şu kalıptan bir türlü çıkmıyor. Alışmış olduğu hiç bir âdeti terk etmiyor.

Rabb’ini doğru ara. Bu yolda doğru ol. Bu doğruluğun seni yor­gunluktan kurtarır. Doğruluk gaganla vücut yumurtasını del, halka bağlılıktan kurtul. Dünyalık eşyalara karşı zühd elini çıkar; bütün arzularını kır. Kalbinle uçmaya koyul. Hak yakınlığı sahiline varıncaya kadar uçuşa devam et. O denizin sahiline yanaş. Geçmişin kur­tarıcısı sana gelir. Onun yanında yardım gemisi de bulunur. Elinden tutar. Rabb’ine götürür.

Bu dünya, bir denizdir. İmanın da bir gemidir. Gemi sağlam olursa burada boğulmaktan kurtulursun. Buna benzer Lokman Hekim’in bir sözü vardır. Oğluna öğüt verirken şöyle der: “Oğulcuğum! Dünya denizdir; iman da onun içinde gemi. Ge­miyi yürüten, Allah’a kulluktur. Sahil, âhiret âleminin başlangıcıdır.”

* * *

Ey günahlarda ısrar edenler, yakında sizi körlük kaplayacak. Kulaklarınız duymayacak. Kötürüm olacak, yerinizden kalkamaya­caksınız, isyankâr olduğunuzdan, kullar da sizin için acıma hissi duymayacak. Malınız telef olacak. Hırsızlar gelecek, her biri bir parça alıp götürecek. Fırtına esecek, âfet inecek, diğerlerini telef edecek, siz de perişan olacaksınız.

Akıllı olunuz. Rabb’inize dönünüz. Allah’a karşı olarak, malınızı çıkarmayınız. Allah’ı bırakıp mülke bel bağlamayınız. Hakk’ı bıra­kıp mülke dayanmayınız. Kalbinize Allah sevgisini koyunuz, mülk sevgisini çıkarınız. Malınız evinizde dursun; ceplerinizde ve çocukla­rınızın elinde beklesin. Malınızı, vekilleriniz kimse onlar idare etsin, siz bir yanda bekleyiniz. Ölümü gözetleyiniz. Hırsınızı azaltınız, ümit­lerinizi biraz kısınız. Bayezid-i Bistamî (Allah ona rahmet eylesin), şöyle der: “İman ve irfan sahibi, Allah’tan dünya istemez. Âhiret talebin­de bulunmaz. Mevlâ’sından Mevlâ’yı ister.”

* * *

Ey evlat! Kalbinle Allah’a dön. Allah’a tevbe ile dönülür. Tevbe eden ona dönmüş sayılır. Allah Teâlâ’nın; “Rabb’inize inabe ediniz.” (ez-Zümer, 39/54) buyurması, Rabbinize dönünüz demektir.

Her ne varsa Allah’a bırakınız. Nefsinizi de O’na teslim ediniz. Nefsinizi, O’nun kaza ve kaderi önüne seriniz. O’nun yasakları ve emri karşısında nefse pay vermeyiniz. Hakk’ın değiştirmesi önünde nefse pay çıkarmayınız.

Kalbinizi Hakk’a veriniz. Elsiz olsun, ayaksız olsun, gözsüz ve şe­kilsiz olsun. Bu âlem böyledir. Şekil yoktur. Şemail yoktur. Niçin ve neden gibi sözler olmaz. Muhalefet ve niza yapılmaz. Uymak ve tas­dik etmek vardır. “Emir âlemi, tamamdır” deyiniz. “Kaderde hatâ yoktur” deyiniz.

Ve geçmişteki ezelî bilginin yanlış olmadığını her yerde ilân edi­niz. Böyle olursanız, Hakk’a dönüşünüzde şüphe kalmaz. Haliniz Hakk’a ermiş olduğunuzu tasdik eder. Hiç bir şeyle ünsiyet etme. Hak’tan gay­ri her şeyden kaç. Arştan zemine kadar bütün yaratılmışları bırak; bıraktığın an, bütün hadiselerin tesirinden kurtulmuş olursun.

Büyük insanların hâllerini bilmeyen, onlara saygı duyamaz. On­ların iç âlemlerini ve Hak’la olan bâzı hâllerini sezemeyen, onlara hürmet edemez.

Allah’ın sevgili kulları övülmeyi ve kötülenmeyi eşit görürler. Onlar için övülmekle kötülenmek aynıdır. Yazla kış arasında onlar için ayırt edici bir şey yoktur. Hepsinde, Hakk’ın varlığını sezerler. Değiştirmek ellerinden gelmez.

Bu hâl kimde tahakkuk ederse büyüklerden olur. Övenlere mü­kâfat vermeye kalkmaz. Kötüleyenlere harp açmaz. Onlarla uğraş­manın abes olduğunu bilir. Halk sevgisini kalbinden çıkarır; Hak sevgisini koyar.

Büyükler, Hakk’a öfke duymazlar. Hakk’ın fermanı olmadan sev­gi duygusunu taşımazlar. Allah’ın emri ile şefkat duyarlar, acırlar.

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana belâ oldu. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun; sebebi, sana mal versinler, iyiliğini söylesinler, evlerine git­tikleri zaman seni övsünler, oldu. Sana yakışır mı bu düşünce?

Farzet, halkın teveccühü sana geldi; ölüm ve o andaki sıkıntı baş­ladığı zaman neye yarar? Ölüm anında aranızda uçurumlar olur. Se­ni kurtaramazlar. Halktan topladığın malı bir başkası yer, hesabı ve cezası sana kalır. Ey tedbirci ve bununla beraber mahrum yaşayan, sen çalışan ve yorulan kimselerdensin; dünyadaki hâlin budur. Asıl yorulmak yarın cehennemde başlar.

İbadet bir sanattır; onu yapanlar, Allah’ın sevgili kullarıdır. Var­lığını Hak varlığına katanlar ve ihlâs sahibi olanlar ibadet edebilir. Asıl kulluğu Aziz ve Celil olan Hakk’a yakın olanlar yapabilir.

İlmi ile iş gören bilgi sahipleri, yeryüzünde Allah’ın vekilleridir. Onlar peygamberlere vâris olmuşlardır. Ey heves peşinde koşanlar, dil gürültüsü ile uğraşanlar ve iç bilgisini bırakıp dış şeylerle meş­gul olanlar, siz onlardan olamazsınız.

Ey evlat! İslâm dininin hiçbir şeyi ile değilsin. İslâm dini sende sıhhat bulmadı. İslâm dini bir temeldir; şehadet onun özünü sağlar. Şehadeti tam getirmeyen, hem temelden, hem binadan mahrum olur. Yalnız dille şahadet getirmen sana fayda vermez; çünkü kal­binde bir çok ilâh vardır. Şahından ve dış idarecilerden korkun kal­bine ilâhtır. Çalışmana, ticaretine, kuvvetine, gözüne, kulağına ve bunlarla yaptığın ticarete güvenmen sana birer ilâhtır. İyiliği, kötü­lüğü halktan görmen; vermeyi, almayı onlardan bilmen kalbine yi­ne bir ilâh olur. Allah’tan başka güvendiğin ve dayandığın her şey sana bir ilâhtır. Onları kalbinden çıkarmadıkça “Allah’tan başka Allah yoktur” demen faydasızdır.

Halkın çoğu, yukarıda anlatılan şeylere dayanır, kalplerini on­lara verir; ama kendilerini Hakk’a bağlı sanırlar. Hakk’ı anmak on­lar için bir âdettir; bunu sadece dilleriyle yaparlar. Kalpleri haber­sizdir. Onların hali böyle devam eder, sonra meydana çıkar. Halleri yüzlerine vurulur. “Biz Müslüman değil miydik?” diye feryat ederler; ama faydasız…

Yazık sana! Sözünle “İlâh yoktur” derken her şeyi yok görüyor­sun; “Ancak Allah vardır” derken de bütün varlığı O’na veriyorsun; başkasına varlık tanımıyorsun. Her ne zaman kalbin Hak’tan başka­sına dayanırsa yukarıdaki sözlerin yalan çıkar. Neye itimat ediyor­san ve kime dayanıyorsan sana ilâh odur. Dışa itibar yoktur. Kalp var ya; inanan, ihlâs yolunu tutan işte odur; muttaki odur, sana teh­likeli olan şeyi o bıraktırır. Allah’a tam inanan odur. Arta kalan duy­gular onun askerleri ve onun tebaasıdır. Buna göre “Allah’tan başka ilâh yoktur” dediğin zaman evvelâ kalbinle de; sonra dilinle söyle! Tevhidin hakikatine dayan ve ona itaat et. Allah’tan başkasına güvenme.

Dışını zahir hükme ver; iç âlemini Hakk’a bağla. Hayrı, şerri dı­şında bırak; sonra iç âlemine yönel, onları yaratanla ol.

O’nu bilen önünde eğilir. O’nu anlayan konuşamaz, dili tutulur, Allah’a ve iyi kullarına tevazu gösterir. Hüznü ve gamı artar. Allah’­tan çok korkar ve utanır. Geçmiş zamanlarda yaptığı aşırı işleri dolayısıyla pişmanlık duyar. Yanında bilgi ve marifet sırları vardır; bunların kaybolmasından korku duyar. Çünkü “Hak Teâlâ, dilediğini yapar. Yaptığından O’na soru sormak olmaz! Onun gayri, hep yap­tıklarından sorumludurlar.” (el-Enbiyâ, 21/23)

İman sahibi iki hâl arasındadır. Bir defa geçmişte yaptığı hata­ları, yanlış işleri, bilgisizliğini hatırlar, utanır, utancından erir. He­saba çekilmekten korkar. Bir defa da, bulunduğu hâle bakar. Yap­tığı kulluk makbul mü, yoksa değil mi? Verilmiş nimetler kalacak mı, yoksa alınacak mı? Yoksa haliyle bırakılacak mı? Acaba kıya­met günü hâli nice olur? Arkadaşı inananlar mı olur, yoksa iman­sızlar mı? Bunları hep o iman sahibi düşünür. İşte bundandır ki, Pey­gamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’a en çok arif benim, bununla beraber en ziyade korkan yine benim.”

* * *

İrfan sahibinin bütün hâli dağınıktır. Hiç bir zaman kendini der­leyip toparlayamaz. Ancak, geçmiş ilmin gereği kendilerine okunan kimseler hariç. Onlar olanı ve olacağı bilirler. Kalpleri saklı kitabı -Levh-i Mahfuz’u- okumuştur. Oradaki hâllerini anlamışlardır. Bu­nu yalnız kendileri bilir. Çünkü saklanması için emir almışlardır. He­le nefisleri katiyen bunu bilmez.

Anlattığımız hâle ermenin evveli, İslâm dinine girmekle başlar. Emri tutmak, yasaklardan kaçmak, âfetlere sabırla karşı koymak da yetiştirir. Sonu ise, zühdle biter. Hakk’ın gayri her şeyi bırakmakla da olgunlaşır. Bu âlemin kapısına varan için altınla toprak bir olur. Övülmekle sövülmek eşitlik kazanır. Vermekle almak arasında ay­rılık kalmaz. Keyif sürmekle cefa içinde kıvranmak aynıdır. Zengin-olmakla fakir kalmak bir mâna taşımaz. Halk, onca olsa da olur, ol­masa da. Bunların bitiminde Hak tecelli eder. O’nun tecellisi külli olur, sonra anlatılan hâlin sahibine şahlık verilir. Halka velî olarak gönderilir, O’nu her gören ondan fayda alır. Çünkü onda Allah’ın heybeti vardır. O’nun nuruna belenmiştir.

* * *


Rabb’imiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette de iyilik ihsan eyle. Bizleri ateşten sakla.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

About Zehra Karaaslan

«
Next
Sonraki Kayıt
»
Previous
Önceki Kayıt